SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan!
18/11/2009 · Kategori: ANEKDOTLAR


On beşinci yüzyılın başlarında, Nürnberg yakınlarında oldukça fakir bir aile yaşardı. On sekiz çocuklu ailenin reisi oldukça mütevazı kazancını çocuklarına yetirmek için günde on sekiz saate yakın çalışırdı. Gerektiğinde konu komşudan yardım da gelirdi.

On sekiz kardeşten ikisi, Albrecht ve Albert, bu umutsuz durumlarına rağmen, kalplerinde gizliden gizliye bir hayali büyütürlerdi. Her ikisi de usta bir ressam olmak istiyordu; ama babalarının kendilerini şehirdeki sanat akademisine gönderemeyeceğini gayet iyi biliyorlardı.

Günler, geceler süren tartışmalardan sonra iki kardeş ortak bir karar aldılar. Yazı tura atmaya karar verdiler. Yazı turada kaybeden maden ocağında çalışacak, kazandığı ile kazanan kardeşinin sanat akademisindeki masraflarını karşılayacaktı. Sonra da kazanan kardeş, dört yıl sonra mezun olduğunda, ya resimlerini satarak ya da gerekirse madende çalışarak diğer kardeşi okutacaktı.

Bir sabah fısıltılı dualar eşliğinde yazı tura attılar. Yazı turayı Albrecht kazandı ve Nürnberg'deki sanat akademisinin yolunu tuttu.
Albert ise maden ocağının yolunu tuttu. Dört yıl boyunca kardeşine para gönderdi.

Albrecht'in karakalem ve yağlıboya resimleri akademide hemen herkeste hayranlık uyandırmıştı. Öyle ki daha mezun olmadan hatırı sayılır paralar kazandı.

Genç sanatçı mezun olup köyüne döndüğünde, kalabalık ailesi evlerinin verandasında yemekteydi. Uzun sohbetlerin ardından, Albrecht ayağa kalktı, kardeşi Albert'in elinden tutup kendisine yaptığı eşsiz iyiliği anlattı.
Albrecht, Albert sayesinde hayallerini gerçekleştirmişti. Sonra sözlerini şöyle tamamladı:

''Ve şimdi, benim fedakâr kardeşim Albert, sıra senin. Şimdi Nürnberg'e gidip hayallerini gerçekleştirebilirsin. Masraflarını ben karşılayacağım."

Herkesin gözü Albert'e döndü. Albert, oldukça solgun yüzünü yıkayan gözyaşlarını gizlemeye gerek görmeden, başını "hayır, hayır!" anlamında sağa sola sallıyordu. Albert, sonunda kalktı ve gözyaşlarını sildi. Kardeşlerinin, anne babasının yüzlerinde gezdirdi gözlerini. İki elini de sağ yanağına yapıştırıp yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

"Hayır, kardeşim. Nürnberg'e gidemem. Benim için artık çok geç. Dört yıllık maden işçiliği ellerime neler yapmadı ki! Her parmağım en az bir kere ezilip kırıldı. Son zamanlarda, sağ elimde dayanılmaz romatizma ağrıları da başladı. Bir bardağı bile zor tutuyorum. Nasıl olur da karakalem, yağlıboya çalışırım ki?.. Parmaklarım fırça tutacak inceliği çoktan kaybetti. Hayır, kardeşim, hayır... Benim için artık çok geç."

Bu buruk konuşmanın üzerinden 450 yıldan uzun bir süre geçti. Bugüne kadar Albrecht Dürer'in yüzlerce portresinin yanı sıra karakalem, suluboya, yağlıboya resimleri dünyanın sayılı müzelerinin duvarlarını süsledi. Fakat bunlar içinde hiçbiri Albrecht Dürer'in o günkü yemekten sonra yaptığı karakalem çalışması kadar ünlü olmadı. Bugün yeryüzünde birçok çalışma masasının üzerini süsleyen, birçok duvarda asılı duran bu resim Dürer'le eşleştirildi; hatta Dürer'den daha çok bilinir oldu.

Albrecht Dürer, kardeşi Albert'in kendisi için gösterdiği feragati resmetmeye niyetlendi. Kardeşinin maden ocağında çalışmaktan eğri büğrü olmuş parmaklarını ve kırış kırış avuçlarını bütün detaylarıyla çizdi. Resimde Albert'in ince parmakları göğe doğru yönelmişti. Avuçların içi sanki gökten bir yağmur bekliyormuşçasına açıktı. Dürer, bu çalışmasına basitçe "Eller" adını verdi. Fakat insanlar, böylesine açık avuçlara ve göğe yönelmiş parmaklara her kalbin içini ısıtan bir sırrı doldurdular.

Bozuk para yere düştüğünde, Albrecht'in sanatçı olma duası, Albert'in de bir sanatçının en ünlü eserine model olma duası kabul edilmişti. Dürer'in "Eller"i, böylece, "Dua Eden Eller" olarak anıldı.

SEVGİ FEDAKARLIKTIR -EMEK İSTER

alıntı

SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan!
SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan!
18/11/2009 · Kategori: ANEKDOTLAR






Lokman Hekim'e:

-Hastalarımıza ne yedirelim?diye sorduklarında,şu cevabı vermiş:

-Acı söz yedirmeyin de,ne yedirirseniz olur.

————————————————————————— —–

Sokrat ölüme mahkum edildiğinde esi:

-Haksiz yere öldürülüyorsun diye ağlamaya başlayınca,

Sokrat:

-Ne yani, bir de hakli yere mi öldürülseydim?.

————————————————————————— —–

Bir Rus generali, Şeyh Şâmil'in iştahını abartarak "Beni yemenizden korkuyorum" deyince, Şeyh Şâmil:

- Boşuna korkmayın efendi, demiş. Bizim dinimizde domuz eti yemek haramdır.

————————————————————————— —–

Bir filozofa sormuşlar:

-Şansa inanır misiniz?

-Evet, yoksa sevmediğim insanların basarisini neyle açıklardım.

————————————————————————— —–

Bir toplantıda bir genç M.Akif'i küçük düşürmek için:

-Affedersiniz, siz veteriner misiniz?

M.Akif hiç istifini bozmadan cevaplamış:

-Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?

————————————————————————— —–

Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile'ye hasımlarından biri:

-Efendim,kulaklarınız bir insan için büyük değil mi?

Galile cevaplamış:

-Doğru,benim kulaklarım bir insan için büyük ama,seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mi?

————————————————————————— —–

Komedyen Eddie Cortar'a,

-Hastalanınca ne yapmak gerekir?diye sorulduğunda:

-Mutlaka doktora gidin demiş. Zira doktorun yaşaması gerek.Verdiği ilacıda alın, çünkü eczanecinin de yaşaması gerek. Fakat ilaçları sakın içmeye kalkmayın, zira sizinde yaşamanız gerek..

————————————————————————— —–

Amerika'lı iş adamı, bir Çinli'yle alay ederek sormuş:

- Ölüleriniz, mezarlarına koyduğunuz pirinçleri ne zaman yiyecek?

Çinli, başını kaldırmadan cevap vermiş:

- Sizin ölüleriniz, koyduğunuz çiçekleri kokladığı zaman.

————————————————————————— —–

- Hayat kırkından sonra başlar, diyen bir kişiye Said Turhan şu karşılığı vermiş:

- Eğer otuz beşinde ölmezsen!..

————————————————————————— —–

Talebelerinden biri, Konfüçyüs'e:

- "Ölüm nedir?" diye sorduğunda, Konfüçyüz'ün cevabı şu olmuş:

- Hayat hakkında ne biliyorsun ki, sana ölümden bahsedeyim.

————————————————————————— —–

Harun Reşit, kendisini sık sık ikaz eden Behlül Dânâ Hazretlerine:

- Sen kendi işine bak, dermiş. Her koyun kendi bacağından asılır.

Bir gün sarayı pis bir koku kaplamış. Sebebini araştırdıklarında, üst kattaki bir odada bacağından asılı bir koyun bulmuşlar. Bu işi yapanı da keşfetmişler tabi ki: Behlül.

Halife, kendisini sıkıştırdığında:

- Gördüğünüz gibi, her koyun kendi bacağından asılır efendim, demiş. Fakat etrafı kokuttuğu için, herkesi rahatsız eder.

————————————————————————— —–

Adamın biri, Hz. Ali'yi gıyabında yani ardından kötülediği halde yüzüne karşı övmeye başlayınca, ondan şu karşılığı almıştır:

- Söylediklerinden daha aşağı, fakat içinden geçirdiklerinden daha üstünüm.

————————————————————————— —–

Behlül Dânâ'ya biri sorar:

- Oğlum öldü. Mezar taşına ne yazdırayım?

Behlül Dânâ şu cevabı verir:

- Şunu yazdır: "Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayri her şeyi örter."

————————————————————————— —–

Zengin bir adam, İslam büyüklerinden birine:

-Bin altınım var, size versem ne dersiniz? diye sorduğunda, şu cevabı almış:

-Verirsen, senin için iyi olur. Vermezsen de benim için.

————————————————————————— —–

Yahya Kemal'a "Ankara'nın en çok hangi tarafını seviyorsunuz" diye sorduklarında şu cevabı vermiş:

-İstanbul'a dönüşünü

————————————————————————— —–

Churchill, avam kamarasında konuşurken, muhalif partiden bir kadın milletvekili, Churchill' e kızgın kızgın şöyle seslenir:

- "Eğer, karınız olsaydım, kahvenizin içine zehir karıştırırdım."

Churchill, oldukça sakin kadına döner ve lafı yapıştırır:

- "Hanımefendi, eğer karım siz olsaydınız, o kahveyi seve seve içerdim."

————————————————————————— —–

Sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş. Bir gün eşi

Sokrates'e verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Bakmış

kocası hiç bir tepki göstermiyor; bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış. Sokrates, gayet sakin:

- "Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum" demiş.

————————————————————————— —–

Bernard Shaw ile Churchill hiç geçinemez ve sık sık

birbirlerini iğnelermiş. Bernard Shaw, bir oyununun ilk gecesine, Churchill' i davet etmiş ve davetiyeye de bir pusula iliştirmiş:

- "Size iki kişilik davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp

gelebilirsiniz. Tabii dostunuz varsa." Churchill, hemen cevap

göndermiş:

- "Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu

seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece de oynarsa."

————————————————————————— —–

Bir gün Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve şiddetle azarlamış. Talebesi:

- "İyi ama ben çok az bir paraya oynuyordum" diye itiraz edecek

olunca Eflatun cevap vermiş:

- "Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum."

————————————————————————— —–

Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle

ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri

kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir. Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa:

- "Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der. Diyojen,

kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:

- "Ben çekilirim."

————————————————————————— —–

Meşhur bir filozofa:

- "Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar

fakirsiniz?" diye sorulduğunda:

- "Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan" demiş.

————————————————————————— —–

Fransa hükümet ricalinden biri Napolyon' un bir muharebede tenkide kalkışıp parmağını harita üzerinde gezdirerek:

- Önce şurasını almalıydınız, sonra buradan geçerek ötesini zaptetmeliydiniz, gibi fikirler belirtmeye başlayınca, Napolyon:

- Evet, Onlar parmakla alınabilseydi dediğin gibi yapardım.

————————————————————————— —–

Sultan Alparslan 27 bin askeriyle bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla:

- 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor, der.

Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der:

- Bizde onlara yaklaşıyoruz.

————————————————————————— —–

Mevlana, müridlerinden biriyle giderken, birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görür. Müridi: Güzel bir kardeşlik örneği der. Keşke insanlar da bunlardan ibret alsa. Mevlana, tebessüm ederek karşılık verir. Aralarına bir kemik atıver de gör kardeşliklerini….

————————————————————————— —–

Camiide vaaz vermekte olan O. Demirci hocaya : - Hocam diye sormuşlar. At nalını evimizin kapısına asarsak uğur getirir mi? Demirci hoca : - Zannetmiyorum, diye cevap vermiş. O nallardan her atta dört tane var amma, bütün gün kamçı yeyip duruyorlar…

————————————————————————— —–

İngiliz garson Türk müşteriye: - Çanakkale de çok askerimizi öldürdüğünüz için sizleri pek sevmeyiz, deyince. Bizimkinden gayet soğuk kanlı şu cevabı almış: - Orada ne işiniz vardı?

————————————————————————— —–

iran'a ne maksatla akın ettiniz? Sorusuyla karşılaşan İslam öncüsü, Büyük bir vakar içinde şu cevabı vermişti: - Gayemiz, insanların Allah'a ibadet etmesini sağlamaktır. Allah'ın yarattıklarına değil.

————————————————————————— —–

Kafkas Kartalı Şeyh Şamil, esarette bulunduğu sırada, Ruslardan namaz kılmak için yer göstermelerini istemiş. Sarayın kilisesine götürmüşler. Şeyh Şamil, namaz hazırlığı yaparken, Ruslar da rahat etmesi için kilisedeki putu örtmeye çalışmışlar. Şamil onlara müdahale ederek: Bırakın, öyle kalsın demiş. Şamil'in esarette ve burada namaz kıldığına, mahşerde o da şehadet etsin.

————————————————————————— —–

İnsanlara zulmeden birisi, bir İslam büyüğüne sormuş: - İbadetlerden hangisi efdaldir? Şu cevabı almış: - Senin için öğleye kadar uyumak efdaldir. Çünkü uyuduğun müddetçe halkı incitmezsin…

————————————————————————— —–

Mehmet Akif Ersoy'u ilk devre milletvekilliği sırasında ziyerete gelenler, bir takım idareciler hakkında kanaatini sormuşlar. Şu cevabı vermiş: - Memleketten ümidinizi kesmek istemiyorsanız, büyük adamları yakından tanımayınız.

————————————————————————— —–

Bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirlerini incelemesi için Şekspir'e gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı şu olur: - Dostum, siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.

————————————————————————— —–

Adamın biri Muhammed bin Vasi'nin bacağındaki yarayı görüp, " sana acıyorum " dediğinde, ondan şu cevabı almıştır: - Ben aynı yaranın gözümde çıkmadığına şükrediyorum.

————————————————————————— —–

Falih Rıfkı Atay, " İslamiyet denince burnuma ayak kokusu gelir" dediğinde, yanındaki bir adamdan şu cevabı almış: - Senin burnuna gelen ayak kokusu değil, ciğerindeki ufunetin kokusudur.

————————————————————————— —–

Hz Ali'ye: - Allah bu kadar insanı nasıl hesaba çeker? diye sorduklarında: - Nasıl rızıklandırıyorsa öyle cevabını vermiştir.

————————————————————————— ---

Materyalist öğretmen öğrencisine: - Söyle bakalım Allah nerede? Eğer bilirsen bir portakal vereceğim. Öğrenci: - Siz bana O'nun olmadığı yeri gösterin, ben size bir bahçe dolusu portakal vereyim.

————————————————————————— —–

Bir sohbet sırasında, Ârif Nihat Asya'ya:

-Eğilir, bükülür, katlanır ve istenilen şekle kolayca sokulur bir cam keşfedilmiş, derler.

Ârif Nihat Asya, şöyle cevap verir:

- Desenize, eninde sonunda camı da kendimize benzettik!

————————————————————————— —–

Dahi kumandan Halid Bin Velid Hazretlerinden, Efendimizi (s.a.v.) anlatmasını istemişler.

- Bu hususta son derece acizim demiş.

Israr etmişler.

- Gönderilen, gönderenin şanına lâyık olur, buyurmuş. Onu gönderen Allah (c.c.) olduğuna göre, gerisini anlayın artık.

————————————————————————— —–

Bir Hristiyan, Ahmed Vefik Paşa'ya:

- Camilerinizde niçin günlük (bir çeşit koku) yakmıyor sunuz? diye sorduğunda, ondan şu cevabı almış:

- Bizimkiler abdestlidirler. Yellenmezler. Onun için günlük yakmıyoruz.

————————————————————————— —–

Eflâtun, bir grup arkadaşı arasında oturan Sokrat'a:

- Geçen gün bir arkadaşını herkesin arasında azarladın, diye çıkışmış. O sözleri başbaşa kaldığın zaman söyleyemez miydin?

Sokrat, soruya soruyla karşılık vermiş:

- Beni böyle azarlamak için, başbaşa kalmamızı bekleyemez miydin?

————————————————————————— —–

Hz. Lokman'a:

- "Edebi kimden öğrendin?" diye sormuşlar. Şu cevabı vermiş:

- Edepsizlerden.

————————————————————————— —–

Hz. Ebû Bekir'in cömertlikte de bir eşi yoktu. Bir defasında cihad için yardım istendi… Bütün sahabiler koşuştular. Kimi malının yarısını, kimi dörtte birini getirmişti. Hz. Ebu Bekir'in getirdiği ise, malının tamamıydı.

Resulûllah (a.s.v.) kendisine sordu:

- Ailene ne bıraktın?

Hz. Ebubekir, cevap verdi.

- Allah ve Resûlü'nün muhabbetini!..

————————————————————————— —–

Bir talebe, hikmet sahibi bir zât ile sohbet ederken:

- Cennet'te küçük bir yerim olsa bana yeter deyince, o zât şu cevabı verdi:

- Âhiret için ettiğin kanaati, keşke dünya için de etseydin.

————————————————————————— —–

Sahabelerden biri, Hz. Ebûbekir'in yanına gelerek:

- Çok günahkarım, der. Benim için dua eder misiniz?

Hz. Ebûbekir:

- Yâ Rabbi, der. Bir günahkar, bir diğerinden dua istiyor. İkisini de affeyle.

————————————————————————— —–

İngiliz Büyükelçisi, eski Osmanlı evlerinin dış duvarlarına asılan "Yâ Hafîz" (Muhafaza eden Allah (c.c.) ) levhalarını görünce dayanamamış ve Keçecizade Fuad Paşa'ya bunların ne olduğunu sormuş.

Fuad Paşa, İngilizin anlayacağı dille cevap vermiş:

- O gördükleriniz, Osmanlı Sigorta Şirketinin levhalarıdır.


SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan!
SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan!
15/10/2009 · Kategori: ANEKDOTLAR
BÜYÜK İSKENDER, FELSEFENİN DUAYENİ SAYILAN ARISTO' YA BİR MEKTUP YAZAR.

''ZAPTETTİĞİM TOPRAKLARDAKİ İNSANLARI TAHAKKÜMÜM ALTINDA TUTABİLMEK İÇİN NELER YAPMALIYIM ''

DIYE GÖRÜŞÜNÜ SORAR;

1- ÜLKENİN İLERİ GELEN İNSANLARINI SÜRGÜNE Mİ GÖNDEREYİM?

2- ÜLKENİN İLERİ GELEN İNSANLARINI HAPSE Mİ ATAYIM ?

3- ÜLKENİN İLERİ GELEN İNSANLARINI KILIÇTAN MI GEÇİREYİM?

ARİSTO' NUN CEVABI :


1- SÜRGÜNDE TOPLANIP SANA KARŞI BAŞKALDIRIRLAR,

2- HAPİSHANELER MİLİTAN YUVASI OLUR, KONTROLDEN ÇIKAR,

3- ONLARDAN SONRAKİ KUŞAK İNTİKAM HIRSIYLA BÜYÜR, TAHTINI SALLAR.

ÇÖZÜM OLARAK ŞU NASİHATI VERİR:


''İNSANLARIN ARASINA NİFAK TOHUMLARI EKECEKSİN,

BİRBİRLERİYLE SAVAŞINCA HAKEM OLARAK KENDİNİ KABUL ETTİRECEKSİN,
AMA ANLAŞMAYA GİDEN BÜTÜN YOLLARI TIKAYACAKSIN. ''
SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan!
SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan!
15/10/2009 · Kategori: ANEKDOTLAR
Bir tarih dersine girdiğinde tarihin çok monoton, kitaba bağlı ve sıkıcı anlatıldığını gören Atatürk tarih derslerinde müfredatı öğrenmek yerine önce tarihimizi sevdirmek; sonra da dersi niye okuduklarını, ileride onlara ne zaman lazım olacağını anlatmak gerekir der ve şu anısını anlatır.

Kurtuluş Savaşı başlamıştı. Her Mehmetçik ve subay ve komutanlar destanlar yaratıyordu. Bir gün düşmanın saldırıya geçeceği haberi alındı. Subaylar üçgen tepelerin en geridekini bütün bilgi ve gereçleri ile donatmışlardı. Ovaya inecek düşmanı buradan ateş yağmuruna tutup yok edeceklerini düşünmüşler. Aslında görüntü olarak bu çok doğru bir hareketti. Ama ben bu tepeyi boşaltmalarını istedim. Küçük olduğu halde başka bir tepeyi tutmalarını söyledim. Komutan ve subaylar şaşırmışlardı. Hazırlanan tepeyi tümüyle boşaltmak istemediler. Küçük bir birlik bırakarak yeni tepeyi tuttular. Düşmanın topçusu amansız bir ateş yağdırmaya başlamış, piyadeleri de ovaya yayılmıştı. Hafif bir rüzgâr esiyordu. Düşman bırakılan tepeye saldırmıştı. Orada bırakılan küçük birlik hiç ateş edemiyordu. Bir yandan güneş bir yandan sert esen rüzgâr oradaki Mehmetçiğin gözlerini görmez etmişti. Nişan alıp ateş edemiyorlardı. Hepsi şehit oldu.

Öğleden sonra Türk süvarisi bu tepeyi alan düşmanı tamamen yok etmişti. Bana o gece komutanlar; bu tepenin savunma için çok iyi bir tepe olarak görünmesine rağmen, benim bu tepeyi isabetli bir kararla neden boşalttığımı sordular. Onlara şunu söyledim. O tepe Sezar ordularını, İskenderin ordularını en son da Yıldırım Beyazıtın ordularını aldatmıştır. Bu tepeyi ovaya hâkim sanan askerler karşılarındaki düşmana değil; güneşle başlayan fırtınaya yenilmişlerdir. Tarih boyunca nice ordulara mezar olan bu yeri Türk askerine mezar yapmak istemezdim. İşte tarih yalan söylemez. Tarihi bir masal olarak değil; aynı hataları tekrarlamamak için okumak gerekir.

 

( Kaynak: İlknur Güntürkün Kalıpçı, Anmaktan Anlamaya Doğru Atatürk, Epsilon Yayınları)

SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan!
SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan!
15/10/2009 · Kategori: ANEKDOTLAR

DEĞERLER VE DOĞRULAR

Yanlış' ve 'Değerler'
On bir yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi.
Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce,babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı.Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı. Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu.Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı.Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi.
Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı. O güne kadar gördüğü en büyük balıktı, bir levrek; ama av yasağının kalkmasına sadece saatler kalmıştı.
Baba-oğul güzelim balığa baktılar, pulları ayışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı. Saat on olmuştu.Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı. Önce balığa, sonra oğluna baktı.'Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum,' dedi.
'Baba!' diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.
'Başka balıklar da var,' dedi babası.'
Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil!' dedi çocuk.
Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu.Babasının yüzüne baktı bu kez. Kendilerini hiçkimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığıyakaladıklarını bilmesinin olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödün vermeyeceğini anlamıştı.Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı.
Balık suya düşerdüşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu.
Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi.
Bu olay bundan tam otuz dört yıl önce oldu.Bugün o çocuk New York City'nin ünlü mimarlarındandır.Babasının küçük evi hâlâ o adadadır.Oğlunu ve kızlarını hâlâ o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür.
Çocuk haklıydı. Bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat'değerler' konusunda bir ikilem yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir. Babasından öğrendiği gibi 'değerler', doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur.Güç olan yalnızca değerlerin uygulanabilmesidir.Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz?
Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk.Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez.
Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız.
Fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan.

SüperTeklif'e üye ol, sen de kazan!

« Önceki ::